Ana Sayfa | Site Haritası | İletişim   
Genç Hacılar|Hac|Hac İlmihali|Hac Duaları|Umre|Peygamberimiz|Kur`an-ı Kerim
 
Haberler

Ortak Kalbimiz: Camiler

Her coğrafyada gerek Allah’a inanan semavi din mensuplarının gerekse diğer din/inanç mensuplarının hemen hepsinin kutsal kabul ettikleri mabetlerinin/mekânlarının mevcut olduğu görülür. Dünyamızda şehirler bir tarafa, köylerde dahi insanların inançlarının bir gereği olarak mabetlerinin varlığı hemen herkes tarafından bilinmektedir. İnanma duygusunun bir tezahürü olan mabet geleneğinin kökeni, ilk insana kadar dayandırılmaktadır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de insanlar için inşa edilen ilk mabedin, Kâbe olduğu bildirilmektedir. Onun ilk bânisinin Hz. Adem olduğu rivayeti esas alınırsa, mabet geleneğinin ilk insanla başlamış olduğu ifade edilebilir. (Önkal, Ahmet-Bozkurt, Nebi, “Cami”, DİA.) Nitekim bu husus; “Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk mabet, elbette Mekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe’dir. Onda apaçık deliller, Makam-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse, güven içinde olur. Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse (bu hakkı tanımazsa), şüphesiz Allah bütün alemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değildir, her şey ona muhtaçtır.)” (Al-i İmran, 96-97) ayeti ile dile getirilmektedir. Bu ayetler bağlamında düşünüldüğünde mabetlerin, rahmetin bir yansıması olan sevgi ve saygının, hidayetin bir gereği olarak da ahlaki ve insani erdemlerin zemin bulduğu özel mekânlar olduğu ya da olması gerektiği sonucuna ulaşılır. Diğer taraftan mihrap, kürsü ve minberiyle, olumsuzluklara, isyan ve günahlara karşı meydan okuma ve sağlıklı bir duruşu seslendirir mabetler… Ayette yer alan “Makam-ı İbrahim” vurgusu, dikkatimizi çekmektedir. Malum olduğu üzere İbrahim (a.s.) tevhidin öncüsü ulu’l-azm peygamberlerdendir. Allah’a sadakat ve teslimiyet, şirke meydan okuma, onun belirgin nitelikleri arasında yer almaktadır. Aslında bir yönüyle de Hz. İbrahim, mabet bağlılarına “rol model” olarak sunulmuştur.

Mescit ya da mabet geleneği, insanlık tarihinde bir medeniyet göstergesi ve kimlik belirleyicisi olarak seyretmiş bir olgudur. Bu nedenledir ki, öteden beri hemen her dinin, kendine özgü bir mabedi olagelmiştir. Aslında mabet geleneği, genelde din özelde inanç ile ilintili ve ilgili bir olgudur. Din genel olarak insanları dünya ve ahirette (mebde ve mead) mutluluğa ulaştıracak ilahî mesajlar bütünü olarak tanımlanır. (Tümer, Günay, “Din”, DİA.) Bu yönüyle ele alındığında insanlığın medeniyet, kültür gibi tarihi oluşumlarında dinin, yadsınamaz bir etkinliğe/etkiye sahip olduğu görülür. Nitekim Victor Cousin’in; “Her şey din etrafında, din için, din ile teşkil olundu” sözü aslında dinin ne derece köklü ve de etkin bir kurum olduğunu göstermesi açısından zikre değerdir. Dinin dünya ve ahrete yönelik huzur ve mutluluk hedefinin hissedildiği hatta his boyutuyla kalmayıp pratiğe geçirildiği önemli merkezlerinden biri de mabetlerdir/mescitlerdir. Bu itibarla İslam medeniyetinin yapılanmasında hep odak/merkez noktasını mescitler, camiler teşkil etmiştir. Öyle ki, İslam toplumlarında şehirleşme ve şehircilik planları genelde cami merkezli yapılmış ve şehrin en merkezi yerine toplumun önde gelen şahsiyetleri ve devlet büyükleri, kendi adlarına külliye tarzında camiler inşa ettirmişlerdir. Hakikaten bugün sanat ve estetik açısından övünç kaynağımız olan tarihi camilere bakıldığında hemen hepsinin önemli bir tarihî şahsiyetin adına inşa edildiği görülür. Günlük hayat, şehrin bu orta yerindeki caminin etrafında cereyan etmiş, pazar caminin yakınına kurulmuş, ticarethaneler caminin yakınına dizilmiş, hamam, kütüphane, aşevi gibi külliyenin diğer unsurları caminin hemen etrafında halka hizmet sunmuşlardır.

Osmanlı geleneğindeki “cami-medrese-hamam” şeklindeki yapılanma oldukça dikkat çekici ve bir o kadar da anlamlıdır. Bu sıradan bir yapı-lanma ya da tercih değildir. Tarihî ve zihinsel arka planı bir tarafa, oturduğu kültürel zemin oldukça anlamlıdır.

Hamam ile; dinin temizliğe verdiği öneme,

Medrese ile; dinin ilme ve bilgiye verdiği ehemmiyete,

Mabet ile de inanç ve ibadetin gerek ve önemine dikkat çekilmektedir. Hakikaten dinimizde temizlik, bilgi/ilim ve ibadet var oluşumuzun ana gayesini teşkil eden temel unsurlardır. Tabii ki bu temizlik, sadece maddi temizliğe yönelik bir mesaj olmayıp aynı zamanda gönül temizliğine -ki en önemlisi odur- yönelik de bir işarettir. Zira gerçek bilgi/ilim, iman, ibadet, kulluk ancak temiz gönül ve zihinlerde zemin bulur ve işlevsel hâle gelir ve de bir anlam ifade eder. Gönül ve zihin berraklığının bulunmadığı, yürek kirliliğinin had safhada olduğu ortamlarda insanlığın ahlak ve erdem söylemlerinin cılız ve bir o kadar da yavan kalacağı izahtan varestedir. Nitekim Yüce Rabbimiz; “Ey Ademoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin)...” (Araf, 31) buyurmaktadır. Altın, para-pul, makam ve mevki bir tarafa insanın gerçek ziyneti, Allah katında ona bir değer kazandıran ahlaki güzelliklerdir, öz bir ifadeyle takvadır. (Hucurat, 13.) Bu itibarla Allah’ın evi olarak nitelendirilen ve adeta Kâbe’nin birer şubesini temsil ve teşkil eden mescitlere/mabetlere bedeniyle yönelen müminlerin, zihin ve gönül dünyalarını tezyin edecek (takva), insani ve ahlaki ziynetlerini de o kutsal mekanlara beraberlerinde götürmeleri önem arz etmektedir. Şüphesiz o ortamlardan topluma dönüş de böyle olmalıdır.

Kâbe, tevhidin simgesel abidesidir… Yönelişimiz tevhidedir… Kanat çırpan kelebekler misali onun etrafında yürüyüşümüz Hakk’adır… Hakikatedir… Muhabbete ve aşkadır… Orada bizler, kah tevhit ve sadakat sembolü İbrahim oluruz, kâh teslimiyet ve itaat sembolü İsmail oluruz… kâh yavrusuna hayat suyu zemzem arayışında olan Hacer oluruz… İşte Beytullah’ın şubeleri olarak nitelendirdiğimiz camilerimiz, bizlere bu ruhu, bu anlayışı, bu sadeliği vermelidir. Çağımızda gönül ve zihin dünyasını, insani erdemlere açan, dahası insanca yaşamı ilke ve tercih edenlere, birey ve toplum olarak hakikaten çok muhtacız. Dünyevileşen, maddeyi, makamı tek ve yeter ziynet gören insanların sayısının gün geçtikçe artması, insanlığın sürüklendiği en büyük felakettir. Öyle ki, zaman zaman insanlığın madde karşısında nasıl bittiğine hep beraber tanık oluyoruz. Kaza geçirmiş insanların, araçlarında, ceplerinde, cüzdanlarında para arayan, musibete, felakete uğramış insanların mallarını talan etmek için kilometrelerce yol yapan insanlar, çağımızın yüz karası olmakla kalmıyor, insanlığın çok şeyleri kaybettiğini de gözler önüne seriyor.

Camiler, mescitler; şehirlerin, kentlerin, köylerin dahası orada yaşayanların kimliğidir. Göklere yükselen minaresi ve ezanı ile camiler, şehirlerin mimari estetiğine de önemli ölçüde güzellikler katan eserlerdir. Peygamberimiz ve onun yolundan giden Ecdadımız fethettiği yerlere, “Burası İslam yurdudur” mührünü, cami ve mabetlerle vurmuştur. Rasulüllah (s.a.s.)’in daha Medine’ye ulaşır ulaşmaz Kuba ve Medine’de inşa ettiği mescitler bu anlayışın temelini teşkil etmektedir. Minarelerinden yankılanan ezan sesleri, sadece toprağa, dağa, taşa değil insanlara/insanlığa Allah’ın yüceliğini, Peygamberimizin onun elçisi olduğunu adeta ilmik ilmik nakşetmektedir. Bu çağrı, hiç de basit değildir. Belki bizler bu nimetin farkında değiliz. Ama öz vatanından uzaklardaki kardeşlerimizin ezana hasret kalışlarını hepimiz biliriz. Yıllarca ezanın susturulduğu ülkelerde, tekrar okunan ezanları mümin gönüllerin gözyaşıyla bıkmadan, usanmadan şevkle defaatle dinlediği hikaye edilir. İnsanlığa ortak çağrıdır o. Bilal-i Habeş’in tarihin derinliklerinde yanık sesiyle dudaklarından dökülen o sada, hâlâ minarelerde, kubbelerimizde yankılanmaktadır. O yankı, kubbe misali gönlümüzde, minare misali kimlik ve kişiliğimizde makes bulmalıdır. Ecdadın, “Ya Rab bizi ezansız bırakma…” temennisi boşuna değildir. Ezan, bu anlamda kendimizi bulmaya ve bilmeye bir davettir, ilahi bir çağrıdır. Güzel okunan bir ezan, inanan inanmayan hemen herkesi etki altına alabilmektedir.

Camiler, mescitler; irfan, terbiye, ilham ve ilim mektebidir. Öyle ki camilerimiz mihrabıyla bir mabet, minber ve kürsüsüyle bir mekteptir. Dinimizi, imanımızı, adap ve edebi, sevgi ve muhabbeti oralarda öğreniriz. İnsanları uyarmaya fecirle başlayan camiler, gecenin alaca karanlığına kadar bu rahmet ve şefkat yüklü uyarıya devam ederler. Semaya yönelmiş zarif minare ve kubbeler de bize, hep ilahi -aşkın- olanı işaret eder. O kutsal mekânlar; âdeta Rabbimizle paylaştığımız, manevi atmosferinde gönül huzuruyla buluştuğumuz evimizdir, sığınağımızdır. Herkesin bizi terk ettiği anda orada güvenle ona sığınır, ondan yardım talebinde bulunuruz. Camiler; mikroplanda bizim makro dünyamızdır. Onların kapısından besmeleyle, sağ ayağımızla girer, “Ya Rab! Bize fazilet, rahmet ve bereket kapılarını aç” diye duada bulunuruz. Bu âdeta hayata adım atıştır. İmana, Kur’an’a, Rabbimize dahası yüce değerlere yürüyüştür. Orada ağzımızdan kötü söz çıkmaz, mabedin maneviyat esen iklimini huzur içinde iliklerimize kadar hissetme gayretinde oluruz. Kimseyi kırmaz, kalbimizi, gönlümüzü yüce Rabbimize açarız.

Camide yer alan unsurlar ve ilgili kavramların aslında hepsi bizlere birer mesaj vermektedir.

Mescit; Yüce olan ile bireyin yücelişi

Cami; toplayan (toplumsal boyut, bedenlerimizle birlikte gönüllerimizi, dualarımızı, âminlerimizi birleştiririz.)

Mihrap; harp kökünden gelmektedir. Ve “her türlü kötülükle savaşılan yer” demektir. Dolayısıyla muhteşem bir ahlak boyutu da ifade edilmiş olmaktadır.

Minber; semantik açıdan tahlili yapılacak olursa “bilginin ışığa dönüştüğü yer” demektir.

Saf düzeniyle zengin-fakir, amir-memur, işçi-işveren arasındaki fark camilerde ortadan kalkmaktadır. Herkes aynı safta, Allah’ın huzurunda kıyama durur, rükûa varır, secdeye kapanır. Kıyam, müminlerin onurlu duruşunu, doğruluk ve dürüstlüğünü, rüku ve secde de Hak karşısında teslimiyeti ve tevazuu, itaati sembolize etmektedir. Bütün bu hareketler, tek bir komutla gerçekleşir. Bu komutun cemaat üzerindeki yansıması sosyolojik açıdan birçok değerlendirmeye tâbi tutulabilir. Birlikte hareket etme duygusu, toplumdan kopmama, toplumun uyum ve düzenini bozmama, bütün insanları eşit görme gibi birçok mesajlar çıkarılabilir.

“Allah’ın evi” olarak nitelendirilen bu mekânlarda, müminler, huzu’ ve huşu’ içinde dünyanın aldatıcı ve insanı bunaltan ortamından kendilerini azıcık da olsa uzak tutarak Rableriyle baş başa kalma, O’nun huzurunda durma imkânını bulurlar. Orada dertlilerin dertleri dinlenir, hastaların şifa bulması, borçluların borçlarını edası temenni edilir, gözyaşı dökenlerin göz yaşına ortak olunur, günahkârların, isyankârların pişmanlık dilekçelerine hep beraber “Amin” diyerek ortak imza atılır, sevinçler paylaşılır, doğanlar orada karşılanır, ölenler oradan uğurlanır. Dostlukların temeli, bir sevgi ve barış sözcüğü olan “Selam” ile orada atılır. Hâsılı orası bütün Müslümanların adeta ortak kalbi konumundadır. O kalpte hayat varsa, Müslümanlarda da bireysel ve toplumsal anlamda hayat vardır.

Camiler, gönüllerin kırıldığı mekânlar değil kırık gönüllerin tamir edildiği merkezlerdir. Etnik kökeni, siyasi görüşü, mezhebi her ne olursa olsun herkesin, her kesimin Rabbinin evi olduğundan oranın kapıları herkese açık olmalıdır. Bu itibarla fiziksel imarı bir tarafa bu kutsal mekânların imarında sevgi ve muhabbetin, birlik ve beraberliğin, dahası “cemaat” oluşun ayrı bir yeri vardır. Rabbimize olan sevgimiz onun yarattıklarına da olmalıdır. Gönül erlerimizden Yunus’un varlığı muhabbetle kucaklayan; “Elif okuduk ötürü/ Pazar eyledik götürü/Yaratılanı hoş gör/ Yaratandan ötürü” dizeleri, bizlere rehber olmalıdır.

Dr. Yaşar Yiğit / Diyanet Aylık Dergi - Aralık 2011 • Sayı 252


Eklenme Tarihi : 28.12.2011

tüm haberler >

2018 genchacilar.org

Soru-Cevap
Ziyaret Öncesi Pratik Bilgiler
Takyettin Karakaya
Ziyaret Mekânları
Hac Terimleri Sözlüğü
Görsel Galeri
Hac TV
Umre Programları

Twitter
Facebook