Ana Sayfa | Site Haritası | İletişim   
Genç Hacılar|Hac|Hac İlmihali|Hac Duaları|Umre|Peygamberimiz|Kur`an-ı Kerim
 
Haberler

Kıskanırım seni ben...

Hiç ummazdım; Kâbe on dört yıl aradan sonra beni çağırdı. "Gel gözlerini bir kez daha bana göm" dedi.

Sebebin zahirisi hazırdı; İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu ile görüşecektim. Cidde'ye varan, elbette Mekke'ye de uzanırdı. Mesleğim için ne kadar şükretsem azdı.

Özlem kendini aşikâr etmiyor ama bir damla su düşmeye görsün üstüne, saklandığı yerden başını kaldırıyor tohum, hızla serpiliyor. İİT Genel Sekreteri'nin basın müşaviri Fatih Öke'yle birlikte yola revan olunca anladım bunu. Kâbe'ye girerken yürüyen bir ağaçtım artık. Yeşil kollarımı sevgiliye uzatıp rahatça dolanayım diye, Fatih kardeş beni yalnız bıraktı.

Kalabalıkla yekvücut olduğumda aşkın öteki yüzüyle tanıştım. İlk tavafımda Kâbe'den gayrısına kapalıydım. Şimdi ise ona tepeden bakan binalara kayıyordu gözüm. Aşıksan kıskanırsın. Bulunduğum mekana yakışmayan bir öfke dalgası kabardı içimde. Başta krallığın güya haşmetini sergileyen altın yaldızlı saat kulesi olmak üzere bütün o çok katlı yapıları bombalamak istedim. Gözlerimi onlardan kurtardığımda tavaf alanının darlığına takılıp Kâbe'yi genişletme projesini hatırladım.

Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle planları Mimar Sinan'a yaptırılan ve 1590'da Mimar Mehmed Ağa'nın inşa ettiği, 500 kubbeyle süslü revakların yıkılacağı haberlerine Türkler büyük tepki gösteriyor, "Suudlar Osmanlı'nın son izlerini de silecek" diye karşı çıkıyordu. Kendimi yokladım; tarihi korumak mı daha önemli, yoksa ibadetin huzurla yapılması mı? Kalbim ikincisini işaret etti. Ama bir şartla. Revaklar yıkılacaksa, o zebellah binalar da yıkılmalıydı. Tam beşinci turu tamamlamıştım ki, ezan okunmaya başladı. Erkekler hemen oldukları yerde saf tutup, kadınları tavaf alanından itekleyip kovdular. Yıllar önce Sabah Gazetesi adına ziyaretimde böyle bir şeyle karşılaşmamıştım. O zaman bir ay kaldığım için defalarca tavaf etme imkanı bulmuş, hiçbir zaman alanın dışına kovalanmamıştım. Ya uygulama değişmişti ya da önceki tavaflarım ezan saatine denk gelmemişti.

Eğer halkanın ortasındaysanız, o kalabalıkta dışarı çıkabilmek için resmen cenk etmeniz gerekiyor ki, sizi saran bütün uhreviyat kayboluyor. Annesinin memesinden kopartılan aç bir bebek gibi oluyorsunuz. İçimdeki anarşist bir kez daha kıyama kalktı. Namazın tavaf alanında ve ezan okunur okunmaz kılınması şart mıydı yani? Tavafı yarıda kesmeye ne gerek vardı? İsteyen alanı terk edip arka taraftaki iki katlı geniş bölgede namazını eda edemez miydi? Neden erkeklerin Kâbe'den uzaklaşmaları istenmiyordu da, bu zorunluluk kadınlara yükleniyordu?

Revaklarının yıkılması ile tavaf alanı 20 metre daha genişleyecekti ama bu, sorunu çözmeyecekti ki. Kâbe'nin yönetimine yepyeni bir anlayış getirmek lazımdı. Gözün bakmaktan yorulmayacağı yegane güzelliğin serbest kalması için dua edince biraz yatıştım. Fakat Medine'de bir kez daha alabora olacaktım.

Kâbe her şeye rağmen kalbinize enerji pompalıyor, yaşadığınız olumsuzluğu unutuyorsunuz. Cidde-Medine hattında ilerlerken yolun iki tarafındaki sıra, dağlar size çalkantılı bir denizde yüzdüğünüz izlenimini veriyor. Dağların o kıvrımları sanki dalgalar da siz üstünde sörf yapıyorsunuz. Fakat daha sonra Mescid-i Nebevi'de kadınlar için uygun görülen ziyaret esasları sizi kahrediyor.

Çünkü o gerçekten içi de dışı da görkemli yapıda yüz binlerce kadın birbirleriyle yarıştırılıyor. Namazdan sonra Resulullah'ın mübarek kabrine daha yakın olma fırsatını yakalayabilmek için ne zaman hangisinin açılacağı belli olmayan kapıların önünde bekletiliyorsunuz. Yüzleri peçeli Suudi yetkililer, ellerinde megafonla "Türkler şuraya, Farsiler şuraya, Endonezyalılar buraya" diye bağırıyor, sizi itekleyip kendi milletinizle kümeleşmeye zorluyor. Ziyaretçiler de nerede bulundukları bilincinden uzak bir şekilde bağrışıyor, korkunç bir kaos yaşanıyor. Oysa Allah'ın sevgilisinin huzurundasınız. İnsan bırak sesini yükseltmeyi, nefes almaya korkar. Utanıyorum, neredeyse kaçacağım huzurdan.

Yanımda rehberim Ayşegül Bozdoğan var. Elimi sıkıca tutuyor, kapılardan biri açıldığında oraya hamle edeceğiz. Birkaç dakika içinde geçersek ne âlâ, yoksa dışarıda kalacağız. Çünkü herkesin birden içeri girmesi mümkün değil, atak davranan maddi olarak mübareğe yaklaşacak.

Nihayet erkeklerin boşalttığı mekâna kadınların alınma vakti geliyor. Açılan kapıya hurra ettik. Birbirimizi eze eze koşuyoruz. Mahcubiyetten hıçkırıyorum, bütün vücudum zangır zangır titriyor. Sesim duyulmasın diye atkımla ağzımı kapıyorum. Hayır! Böyle olmaz. Bunun adı edepsizlik. Layık değiliz Resulullah senin huzuruna gelmeye. Tek tek sıraya sokmalılardı bizi. Fısıldamamalıydık bile. Ayaklarımızın ucuna basmalıydık. Yürümemeli, kaymalıydık. On beş saniye yeterdi o yeşil kubbeye bakmaya. Birbirimizin sırtına binerek, o daracık alanda namaz kılmaya kalkmamalıydık. Sadece af dilenebilirdi burada. Ne cennet, ne şefaat istemeye yüzümüz olurdu.

Medine'den ayrılmadan önce Vadi Buthan'a uğradık. 1994'te araba tamircisi olarak gelip bugün kendi kurduğu muhteşem hurma bahçelerini işleten Zeki Yetim'in yerinde soluklanıp, hepsi birbirinden lezzetli hurmaları tattık. Sanki biraz evvel utanan, yer yarılsın içine gireyim diye düşünen ben değildim. Zeki Bey, hacılara sadece hurma satmakla kalmıyor, başta sohbet programları olmak üzere değişik sosyal imkânlar da sunuyordu.

Ayşegül Hanım, daha önce duymadığım bir hadîs-i şeriften söz etti. Peygamber Efendimiz "Halanız olan hurma ağacına saygı gösteriniz! Çünkü ilk hurma ağacı, Âdem Aleyhisselâm'ın çamuru artıklarından yaratıldı." demiş. "Halanız" lafından ne murad edildiğini anlamadım. Fakat dörtte üçünün su olması, ağacın tepesinde beynimize benzeyen bir bölüm bulunması, oradan bir darbe alırsa ölmesi, çoğalma şekli ve yaklaşık 63 yıllık ömrüyle hurmanın insana benzediği anlatıldı.

Bir hurma bahçesinde birkaç tane erkek ağacı olduğunu, geri kalanın dişilerden oluştuğunu, üremenin rüzgâr marifetiyle tozlanma şeklinde değil de, erkek polenlerin dişi ağaçlara insan eliyle aşılanarak gerçekleştiğini öğrendim. Dediler ki, bir erkeğin polenleriyle otuz dişi döllenebiliyor. Ağacın gövdesinden dal şeklinde çıkan yavru adeta sezaryenle alınıyor, anasının yakınındaki bir kuyuya dikiliyor. Yavruyu anasından uzağa götürdüğünde her ikisi de ölüyor.

Medine'den Cidde'ye dönerken akşam namazı için mola verdiğimiz camide ilginç bir olaya tanık oldum. Üçüncü rekat için ayağa kalktığımızda cemaat ellerini açtı ve uzun süre bu şekilde kaldı. İmamın ne dediğini anlamadığım için "Allah Allah bunlar akşamı böyle mi kılıyor?" diye şaşırdım. Neden sonra rükuya geçtik. Meselenin aslını dışarı çıktığımda Fatih Öke'den öğrendim. Meğer namazın ortasında zulüm gören Suriyeli kardeşlerin kurtuluşu için dua edilmiş. Duanın namazın bitiminde değil de içinde edilmesi çok hoşuma gitti. Bilmeden sarf ettiğim amin sözcüğünü bir kez de dışımdan söyledim.

Nuriye Akman - Zaman Gazetesi

n.akman@zaman.com.tr


Eklenme Tarihi : 12.3.2012

tüm haberler >

2018 genchacilar.org

Soru-Cevap
Ziyaret Öncesi Pratik Bilgiler
Takyettin Karakaya
Ziyaret Mekânları
Hac Terimleri Sözlüğü
Görsel Galeri
Hac TV
Umre Programları

Twitter
Facebook